Şu yukarıdaki renkli benekler oradan oraya atlamaya yarıyor. Ee ne duruyorsun, tıkla gir'çeri!
ben
"And by the way, everything in life is writable about if you have the outgoing guts to do it, and the imagination to improvise. The worst enemy to creativity is self-doubt."
Sylvia Plath
sözünden esinlenerek 'aklına geleni' 'kafasına göre' buraya yazmaya karar veren edoras; yabancı dilleri, çikolatayı, boğaz manzarasını, kitapları, tek başına gezmeyi, arkadaşlarıyla muhabbet etmeyi sevip; kola'yı, fantayı, gazozu ve diğer içeceklerin %90'ını ve tatlıların da %95'ini hiiiç ama hiç sevmez. Profili buradadır.
.
23 Ocak 2009 Cuma
alaim-i sema
Düşündüm de "Tam şu anda mutsuz musun?" diye sorsa biri, yoo derim. Ancak aynı şekilde "peki ya mutlu musun?" dese, ona da aynı cevabı veririm. Cevabı tekrarlamamın nedeni son zamanlarda üstüme çökmüş olan hiçbir şey yapmak istemeyip her şeyi geçiştirmekle de ilgili değil. Gün içinde yaşadığım güzel şeyler o anda kalıyor, sonraki level'a atlayamıyorlar sanki. Diğer bölüm sonu canavarları o kadar güçlüler ki, yalayıp yutuyorlar maşallah. Depresyon hırkasını üzerine geçirmiş lirik bir insan gibi olmak istemiyorum, o yüzden ağlayıp sızlanmıyorum da. En yakınımdaki insanlar ömür törpüsü sıkıntılarla uğraşırken işyerinde gerçekleşen sıkıntıları büyütmemi kendimce haksızlık olarak gördüğümdendir belki. Arda kalan ise öylece bir boşluk işte, daha ötesi yok. Nötr bir durum gibi. Hem insanoğlunun huyu bu, başımıza gelen en ufak sıkıntıyı içimizde biriktirip biriktirip dertlenirken, mutlu olayları aynı şekilde üst üste koymayı başaramıyoruz kimi zaman.
Tabi ki tüm genellemeler gibi bu genelleme de yanlış (Öyle güzel u dönüşü yaparım ki ahaha). Bu aralar çok nadiren karşılaşsam da arada öyle şeyler oluyor ki birkaç gün boyunca beni gülümsetmeyi başarıyorlar. Aslında birkaç ay oldu bu olay olalı, bir pazar sabahı otobüsle işe gidiyordum. Artık ben pazar günü çalışmaya isyan etmeyi bırakmış, otobüste bir yandan uyukluyor, bir yandan da müzik dinliyorken dışarıda da pıtır pıtır yağmur yağıyor. Dışarısı soğuk, otobüs sıcak. Yağmur var dışarıda, içeride ise kulaklıklardan taşan müzik. Bir ara gözümü açıyorum, karşımdaki manzara şu (yaşasın telefonların fotoğraf çekebilme özelliği)
Fotoğraftan o kadar anlaşılamıyor, o kadar güzel bir görüntüydü ki anlatamam. Cep telefonuyla çekildiği için renkler vs aslındaki kadar belli olmamış ama şöyle diyeyim, dışarıda güneş açmış, hava apaydınlık ve bu aydınlığın ortasında bir kemer şeklinde denizin üstünü kaplayan, ömrümde gördüğüm en net gökkuşağı. (Kadraja sadece bu kemerin ufacık bir yeri sığabildi). O anda sevdiğim bir şarkı çalıyor, saat 08:08 (saati böyle görmeyi severim nedense). Kesinlikle 'mutlu edici' bir andı.
Bir de mutlu etmekten bahsetmişken bu şarkıyı dinlemeye doyamıyorum:
Ezginin Günlüğü - Leyla
Sylvia Plath ablamızdan gelsin son olarak:
"I may never be happy, but tonight i am content"
08 Ekim 2008 Çarşamba
ANAR'I SEVERİM. EVET.
"(...)İhtiyarın sözlerini sonuna kadar dinledikten sonra Ölüm şunları söyledi:
- Hayatını değil, insanlığını isteseydim elbette korkardın. Ancak bu güzel hediye sana sonsuza kadar verildi. Onu senden geri almam mümkün görünmüyor. Bu bakımdan sen de benim gibi ölümsüzsün. Fakat birçok kişi için, insan olmanın keyfini ve zevkini çıkarmak değil, hayatı sürdürmek ve korumak daha önemli görünüyor. Ne pahasına olursa olsun yaşamaya çalışmakla, doğrusu çok büyük bir mutluluğu kaçırıyorlar. Acı ve ölüm korkuları onları yönetiyor. İşin kötüsü bu korkuya Tanrı diyorlar. Oysa dünyayı korkuyla değil, bir insanın gözleriyle görselerdi, Tanrı'yı görmüş olurlardı. (...)"
İhsan Oktay Anar, Efrâsiyab'ın Hikayeleri (2008). İletişim Yayıncılık, sf 139-40.
13 Eylül 2008 Cumartesi
Mutlu Eylüller Sanaa !
Bilmiyorum sadece benim çevremde mi durum bu ama insanların birçoğunun doğumgünü eylülde sanki. Hiçbir ay bu kadar çok doğumgünü kutlamıyorum, neredeyse her gün telefonun alarmı (ki kendisi normalde bir kenarda fotosentez yaparak veya paslanarak hayatını geçiriyor) "x'in doğumgünü bugüün!" diye bip bip ötmeye başlıyor. Şimdi hesaplamaya üşendim ama kafadan bu ay doğumgünü olan 15-20 tane arkadaş, kuzen vs sayabilirim sanırım.
Teker teker gelin nan, başım döndü!
10 Eylül 2008 Çarşamba
HEY AHBAP, ÇEK O LANET OLASICA DUBLAJINI FİLMİMDEN !
Her şeyin orijinali güzel ve buna filmler de dahil. Dublaj denen nane filmin bütün büyüsünü alıp götürüyor, geriye yapay bir şey kalıyor. Güzel dublajlar var tabi, özellikle animasyonların dublajları kimi zaman orijinalinden bile iyi olabiliyor ama diğer tür filmleri dublajla izlemek kesinlikle işkence.. Dvd kiraladığımızda bizim evdeki en temel mesele filmi altyazılı mı yoksa dublajlı mı izleyeceğimiz mevzusudur her zaman. Ben her zaman altyazılı izleme taraftarıyımdır, ama bu fikrimi söylediğimde gereksiz bir şekilde "Hah, ingilizce biliyorum/anlıyorum mu demek istiyorsun şimdi, ne artizlik taslıyorsun?" şeklinde abuk tepkilerle karşılaşsam da meselenin filmin İngilizce olmasında değil, seslerin ve konuşmaların gerçek hallerini duymak istiyor oluşumdan kaynaklı olduğunu anlatamıyorum. Sonuçta film İspanyolca da olsa, Çince de olsa o filmi dublajlı izlemem, izleyememem. Bilmiyorum feci rahatsız ediyor beni, o konuşmalar, arka plan sesleri dublajda çok yapay geliyor. Sırf bu yüzden yıllardır VCD formatındaki filmleri ya da televizyonda yayınlanan filmleri izlememeyi tercih ediyorum. (Cnbc-e istisna tabi, hayat damarım o benim ehrue)
Misal bir Snatch dublajlı izlenmemeli, oradaki komik aksanlar orijinal haliyle duyulmalı. Anlamak şart değil, duyulmalı işte. Neblim veya Al Pacino'nun karizmatik sesinden kaçılmamalı falan filan. Şimdi al şu 100.000 doları ve buradan toz ol dostum tamam mı? Hey lanet olsun, sana böyle araba kullanmayı kim öğretti ha?!
12 Ağustos 2008 Salı
Çarşı Ruhun Yaşlanmasına Karşı !
Günün sorusu: Ey ziyaretçi, bir baktın, arkadaşın oturmuş Finding Nemo (Kayıp Balık Nemo) izliyor. Tepkin ne olur?
a) "Ay bu çocukça şeyleri mi izliyorsun, kaç yaşındasın sen?" diye sorarım. b) Sormaya bile vakit ayırmam, koşarak yangın merdiveninden kaçarım. c) Sevmem ama sevene saygı duyarım, kenarda oturup kendi halimde takılırım. d) "Hobaa, çok severim ben bunu" diye yanına kurulurum. e) Hiçbiri f) Her biri
Eğer bu soruya cevap olarak a veya b'yi seçtiysen çıkış sağ üst köşede, üstünde çarpı işareti olan kırmızı düğmeden. Kemerlerinizi iyi bağlayın, "a blog of one's own" iyi uçuşlar diler (Bu arada sanırım blogumun ismi konusunda birtakım anlaşmazlıklar var, neplim yalnızca adres çubuğunda yer alan isim, blog ismi değil :).) Geride kalanlara selam, yazıya devam.
Evet ne yazık ki böyle bir şey var, arada arkadaşlarını toplayıp lunaparka giden, en sevdiği kitaplardan biri Küçük Prens olan (bkz: alttaki yazı), animasyon izlemeyi seven birine rahatlıkla burun kıvrılabiliyor. Hele artık iş güç sahibi bir insan olmuşsanız aman aman. "Hiç senin gibi birine yakışıyor mu, çok şaşırdım!" Nesine şaşırıyorsun karşim? Lunaparka sadece 13 yaş altı gider diye bir kural vardı da ben mi bilemedim? Sonraa oturup heyecanla Harry Potter okuyup deli gibi de gülüyorum ve bunu söylemekten de çekinmiyorum, ama sonra al yine aynı tepki. (filmlerini genel olarak beğenmiyorum bu arada, sadece filmini izleyip de aman o ne öyle deyip karşıma dikilmeyin, bozuşuruz). Hmm öğrencilerime söylemiyorum bi tek, sonra hiç saygıları kalmayacak çocukların, zaten olduğumdan küçük gösteren bir insanım ahaha.
Biliyorum, farkındayım, çocukça davranış diye bir kategori var; ama benim bu kategoriye soktuğum şeyler farklı. Laubalilik, olur olmaz şeylere saçma sapan tepkiler, sulu ve ultra şımarık davranışları ben de sevmiyorum bittabi. Veya aslına bakarsanız "aman içimizdeki çocuk ölmesin, anı yaşayın, kuşlar böcekler" gibi kişisel gelişip kitaplarından ve bu tip muhabbetlerden de zerre hazzetmem. Benim sıkıntılı olduğum konu bu ikisinin arasındaki ayrımın yapılmaması, birinin diğerini de kapsarmış gibi gösterilmesi. Animasyon izleyen biri gayet ağır Fransız filmlerinden de hoşlanıyor olabilir; veya Harry Potter okuyan biri dünya klasiklerini de aynı zevkle okuyor olabilir. Ancak nedense bunu anlayamamakta direnen insanlar var. Ne diyelim, kendileri bilirler, daha fazla yazmayacağım, sıkıldım.
Not: Fotoğraf http://glimlach.deviantart.com/art/A-balloon-jump-83386429 adresinden alınmıştır. Telif ayağına kapımıza dayanmasınlar sonra.
07 Ağustos 2008 Perşembe
"- Hoşça kal, dedi çiçeğe Küçük Prens. Ama çiçek yanıt vermedi. - Hoşça kal, diye yineledi Küçük Prens. Çiçek öksürdü. Sanmayın ki nezle olmuştu. - Budalalık ettim, dedi sonunda. Senden özür diliyorum. Mutlu olmaya bak. Küçük Prens kınanmamasına şaşırdı. Elinde havada tuttuğu fanusuyla orada kalakalmıştı. Bu dinginliğin, bu yumuşaklığın nedenini anlayamamıştı. - Elbette seviyorum seni, dedi çiçek. Benim hatam yüzünden bunu hiç anlayamadın. Hiç önemi yok. Ama sen de benim kadar budalalık ettin. Mutlu olmaya bak... Şu fanusu da elinden bırak. İstemiyorum onu. - Ama rüzgar... - O kadar da nezle değilim... Gece serin hava iyi gelir bana. Ben bir çiçeğim. - Ya hayvanlar... - Kelebeklerle tanışmak istersem iki üç tırtıla da elbette katlanmalıyım. Anlaşılan kelebekler çok, çok güzel. Hem başka kim beni ziyaret edecek ki? Sen uzakta olacaksın. Büyük hayvanlara gelince, onlardan korkutuğum yok. Pençelerim var ya. Bu arada saf saf dört dikenini gösteriyordu. Sonra ekledi: - Boşuna dolaşıp durma öyle, sinir bozucu bir şey bu. Gitmeye karar vermişsin. Çek git. Çiçek Küçük Prens'in onu ağlarken görmesini istemiyordu çünkü. O kadar gururlu bir çiçekti ki..."
(Küçük Prens (2006). Mavibulut Yayıncılık, sf.36)
27 Temmuz 2008 Pazar
rüzgarda savrulan yaprak misali
Şimdiye kadar, özellikle de anne baba dırdırından falan bıktığımda, kendi başıma yaşama hayalleri kurduğumda şöyle düşünmüşümdür: "Keşke para kazanma endişesi vs olmasa, bütün gün evde tek başıma otursam, film izlesem, sadece arada sırada çıkıp arkadaşlarımla buluşsam. Reklamdaki gibi: 'Evdeki huzur, zenginlik işte budur.'" Kazın ayağı hiç de öyle değilmiş. İnsan evden çıkmalı, sosyalleşmeli, ve en önemlisi de bir amacı olmalıymış, ben bugünlerde bunu gördüm. Önünde herhangi bir hedefin bulunmaması, evde öylece boş boş oturmak mahvediyor insanı. Sanki dipsiz bir kuyuda sürekli düşüyor gibi. Aşağı, aşağı, aşağı... Sonunda ne var peki? Koca bir hiç herhalde. Aman isterse beton olsun, düşüp karpuzu yaralım ne fark eder ki? Onu o zaman düşünürüz, sallaa.
Büyük oranda mezuniyetten kaynaklanan bir sorun bu. Tabi ki benim açımdan. (Genişti, dar oldu bu aralar, tümleyeni de yok zavallının). İnsanda her zaman keşke yaz tatili gelse, vize bitse, final bitse, yaz olsa, hayat bayram olsa düşüncesi hakim oluyor, ama son sınıfa gelince birden tehlike çanları kırmızı kırmızı çalmaya başlıyor aniden. "Layn, nolucak okul bitince?!" cümlesi insanın beyninin bir köşesine çakılıveriyor. Allahım şu tez nolur bitsin artık, kafamdaki saçlar tükendi, tez bitmedi diye sayıklayarak sabahın köründe kalkıp önüne elli tane pdf formatında makale açtığın zamanlar bir anda özlenen zamanlara dönüşüveriyor (inanılmaz ama gerçek!). Çünkü o zaman amaç belli: tezi vaktinde yetiştirebilmek ve geçer bir not almak. O hedefi aşınca yerine yenisinin gelmesi gerekiyormuş meğer, biri bitip biri başlıyor yetti be dememek gerekirmiş.
Bu boşluk hissini geçen yatmadan önce şunu düşündüğümde fark ettim: "Hmm saati 9.30'a kurayım ama o saatte kalkamam ki, saat zaten 3'ü geçti. Hey bi dakika, 11'de kalkarım ben de nolacak ki, sanki yapacak bir şey mi var?" Halbuki çok değil, geçen yaz daha farklı düşünürdüm. O zaman da yaz tatili içindeydim, yine bu aylardaydım, yani değişen pek bir şey olmadı. Ama o zamanlar şimdikinden farklı olarak kaçta yatarsam yatayım en geç 9.30'ta kalkmam gerektiği düşüncesi bi yerlerde durur, 10'u biraz geçe bile kalkmış olsam bu duygu beni ufaktan ufaktan rahatsız ederdi. Sanki günün bütün bereketi kaçmış, yapılacak işler yetişmeyecekmiş gibi (Yapılacak önemli bir iş de yok halbuki). Şimdiyse üzerimde büyük bir uyuşukluk var ve "Aman erken kalksam ne fark eder, kalkıp da napıcam aq.." diyip yastığa biraz daha gömülmeyi tercih ediyorum. Kalk, elini yüzünü yıka, bilgisayar başında otur, kalkıp yemek ye (hatta onu bile yapma), otur otur yat. Bazen aynaya uzun uzun bakıp ne halde olduğumu inceliyorum (olur da kıçımı kaldırıp bi zahmet banyoya gidersem): Saçlar sabah elle şöyle biraz düzeltilmiş (taranmamış bile) lens takılmayıp direk gözlük takılmış, üstte kimi zaman pijama... Bazen ne bu hal diyip gidip üzerimi değiştiriyorum, saçımı başımı düzeltip keyfim yerindeyse göz kalemi sürüyorum, işte o kadar.
Bana evde oturmak yaramıyor, çalıştığım dersane bir buçuk hafta tatil oldu, bu hale geldim. Ve şuna eminim ki, internetsiz bir tatile ihtiyacım var (Fakat sırf evde bütün gün oturmanın bana iyi gelmediğini fark ettiğim için istifa etmeye korkuyorum). Çünkü uyuşukluğumun yüzde 83.5'i (oh yeah!) internet denen zararlı, allahın asalağı kımıl yaratık yüzünden.
Galiba insanın ciddi ciddi durup (şu aralar en çok yaptığım şey zaten durmak) hayattaki amacının ne olduğunu ve şu an bunun için ne yaptığını sorgulaması lazım.
Ben sorguladım, cevab veremedim. Sen de dene, güzel oluyor.
22 Temmuz 2008 Salı
NEVERLAND YOLCUSU KALMASIN
Her ne kadar her gördüğü şeyi isteyen ve olmayınca keder denizinde orkinos olan bir insan olmasam da, her insan gibi benim de keşke olsa diye dilediğim bazı isteklerim oluyor elbette. Bunların bazıları Acme'deki (hani özellikle roadrunner'da pek sık gördüğümüz gubik eşyaların hayali üreticisi) bütün ürünlerin sahibi olmak, Neverland'e gidebilmek, Victoria dönemi İngilteresinde kabarık elbiselerle dolaşmak, zaman yolculuğu yapabilmek, görünmez olabilmek, en yağlı patates kızartmalarına yumularak yine de sağlıklı olmak, canım sıkıldıkça tek harekette saçımın rengini, şeklini veya burnum, kaşım gözüm gibi şeyleri değiştirip sonra yine eski haline döndürmek gibi ütopik istekler olabilse de gidip Haneke'nin üç dvd'lik setini almak, çalıştığım işte devam edip etmemek konusunda bi karara varmak, daha önemlisi gelecekte ne yapmak istediğime karar verebilmek gibi yakın isteklerim de var. Bir de bu iki grubun arasında yer alan, gerçekleşmesi için zamana ve en önemlisi paraya ihtiyaç duyduğum şeyler yer almakta. Hemen örneklendirmek gerekirse iyi (mümkünse süper) bir şekilde Fransızca ve İtalyanca konuşabilmek, interrail yoluyla ülke ülke (İtalya ve Fransa?) gezinmek, profesyonel fotoğraf makinesi alıp çektiğim fotoğrafları photoshop'ta şekilden şekile sokmak gibi şeyler işte. İşte bu gruba dahil olan isteklerden biri de yan flüt çalabilmek. Hayır arkadaşım ilkokulda çaldığımız flüt değil, Süper Baba'nın melodisini ben de çalabiliyordum o flütle. Bu bahsettiğim yandaki resimde görmüş olduğumuz şey. Ney? (İğrençliğin zirvesine kamp kurarak ney değil flüt veya ney değil efendim diye sürdüresim geldi nedense. Her aklımıza geleni söyleyebildiğimiz ama herkesin durumdan memnun olduğu bir dünya da ütopik istek listesine eklenebilir. Ya da eklenmesin. Çünkü bu daha çok, Miss Turkey bilmemkaçta 15. sıradaki mankenin 'Elinden gelse neyi değiştirirdin?' sorusuna verebileceği bi cevaba benzedi.)
Tekrar konuya dönecek olursak, bu yan flüt denen meret çok güzel bir şey bence. İtirazı olanı aşağıdaki şarkının özellikle giriş kısmını dinlemeye davet ediyorum. Bir de onun ardından giren keman sesi var ki, ondan ayrı bir yazı konusu daha çıkar işte.
Ezginin Günlüğü - Hişt
16 Temmuz 2008 Çarşamba
Cennetten Az Önce Düşmüş İnsanlar
"..yani bak komşu, ben ömründe hiç kimseyi kırmamış bir insanım." İşte aynen böyle buyurdu alt komşum. Üstelik şaka da yapmıyordu. Hoş zaten herhangi bir zamanda da genel olarak espri yapmamasını tercih ederdik ailecek. Gayet ciddiydi ve benim de bu fikre katılıp başımı onaylar bir tavırla yukarı aşağı aynı ciddiyetle sallamamı bekliyordu. Halbuki ben o dolmuşlarda camın önünde duran ve dolmuş hareket ettikçe kafalarını sallayan minik köpeklerden değildim ve o anda "Peki daha iki gün önce kapıya gelip car car bağıran kimdi sayın sütten çıkmış ak kaşık?" cümlesini dışımdan da söylememek için kendimi kasmakla ve gülmemi gizlemek için mümkün olduğunca yüz kaslarımı sabit tutmaya çalışmakla meşguldüm (ki bu sonuncusunda sanırım çok başarılı olamadım).
Evet var böyle insanlar ve şahsen kendilerinin hastasıyım. Hayır, bu söylediklerine gerçekten inanıyorlar bir de. Misal ben o komşunun kendini gerçekten öyle gördüğüne, yeni doğmuş bebekler gibi tertemiz hissettiğine falan eminim. Ona sorsan dünyadaki herkes kendisi gibi iyilik timsali birer insan olsa hayat bayram olacak, insanlar sokaklarda bellerinde hulahop çevirerek gezeceklerdir ama hayat işte naparsın. Oysa ben kendisinin asık suratından ve iğneliyici laflarından kaçınmak için her gördüğümde mümkün olduğunca yolumu değiştiriyorum, hatta bazen kapıyı çaldığında "Ölü taklidi yapsam gider mi acep?" diye aklımdan geçmiyor değil. Bilmiyorum, bir insan neyine bu kadar güvenip böyle bir iddiada bulunabilir, aklım mantığım almıyor.
Buna benzer olarak bir de şöyle bir şey var ki, bence en şahanesi bu: "Of ya, kahretsin, çevremdekileri de benim gibi zannediyorum, o yüzden kanıyorum herkesin her dediğine :((" veya şu: "Şekerim işte benim içim dışım bir, millet gibi yalakalık yapıp prim toplayamıyorum, içimden geçenleri olduğu gibi söylüyorum. Hep bu dürüstlüğüm yüzünden de kaybediyorum sonunda.". Şu da var: "En sevmediğim özelliklerim hiç kin tutamamam ve yalan söyleyememem." Ehehe tamam ben de ergenlik döneminde falan söyledim kabul ediyorum ama bi yaştan sonra samimiyetsiz görünüyor artık.
Hem bir Sezen Aksu şarkısında da dendiği gibi "Masum değiliiiiz, hiiiçbirimiz." Hah!
11 Temmuz 2008 Cuma
geçenlerde bi rüya gördüm..
Bugün The Science of Sleep'i (ya da bizdeki adıyla Rüya Bilmecesi) izledim. Sonra durdum düşündüm, rüya denen şey ne ilginç nan dedim. Yalnız fark ettim de uzun zamandır ilginç rüyalar görmüyorum, görsem bile sabah kalktığımda ilginç bir rüya görmüş olduğumun farkında olarak ama bu rüyaya dair belli belirsiz birkaç sahne dışında hiçbir şey hatırlamayarak uyanıyorum. İki sene önce böyle değildi, hatırlıyorum da her akşam çok ilginç rüyalar görürdüm ve sabah kalktığımda her ayrıntısını hatırlardım. Bir de rüyamdaki her şey o gün yaşadıklarımla ilgili herhangi bir nesne, durum, kişi vs. olurdu. Ama bunlar kesinlikle çok alakasız nesneler ve kişilerdi hep, o gün aklımdan bir saniyeliğine geçen bir düşünce rüyanın temelini oluşturuyor olabilirdi örneğin.
Hemen bir örnek vermek isterim tam bu noktada, ama önce gün içinde yaşadığım birkaç olayı anlatmam lazım. Sıradan bir yaz günüydü, galiba rutin kontroller için dişçiye (diş hekimi? gusi bu noktada senin fikrini almak lazım erheureh) gitmiştim. Dönüşte mesaj gelmiş mi diye sözlüğü açtım. Robin'le ilgili bir başlık gördüm, oradan robin'in entrylerine atlayıp biraz göz gezdirdim. Mesajlarımı kontrol ettim, gelenlere cevap yazdım. O zamanlar deli gibi mesajlaştığım bir arkadaş vardı. Gerçi daha sonra arkamdan bi sürü işler çevirdiğini fark ettim ama o sıralar bunlardan habersizdim. Mutluydum. Yani sanırım. Hadi dedim televizyonu açayım bari. Cnbc-e'de Ghost Whisperer'ın ilk bölümü yayınlanıyordu ve bu bölüme konuk oyuncu olarak Prison Break'te ağzımın sularını akıtarak izlediğim Wentworth Miller'ı seçmişlerdi. İşte şimdi gerçekten mutluydum. Bu mutluluğum uzun sürmedi, çünkü bölümün sonuna gelmişlerdi ve Wentworth abiyle olan kısa yolculuğum az sonra bitti. İzmit'teki dayımları ve evimizin penceresinden görünen Yalova'yı düşündüm (binlerce düşüncenin arasından ışık hızıyla gelip geçtiler) ve bir güzel yattım uyudum. Rüyamda Taksim'de kendimi aniden bir eylemin ortasında buluyor ve panikle metro istasyonuna sığınıyordum. Bir baktım okuldan arkadaşlarım var. "Bizi de şimdi eylemci sanacaklar ama neyse ki görünmeden kaçtık" benzeri bi şeyler dedim ama cevapları "Sen öyle san, x-ray'le herkesin diş röntgenini çekmişler, kim buradaydı bilecekler" oldu. "Oo şit!" diyerek "Taksim- İzmit- Yalova- Robin- Mecidiyeköy" güzergahında giden metroya doğru koşturdum. Tam İzmit'i geçip Yalova istasyonuna varmıştık ki, metroya Wentworth Miller bindi. Yanına gidip konuşmaya başladım, "Hey dostum sen Wentworth Miller mısın gerçekten?" dedim. Öyle olduğuna beni inandırmaya çalıştı ama kuşkucu bir insandım hemen inanmadım. Ne zaman pembe T.C. kimliğini çıkarıp üzerindeki ismi gösterdi, işte o zaman inandım.